Bir Kaya Parçası idi, Dünyanın En Ünlü Adası OLDU : Mykonos
Pandemi öncesiydi…
Hatırlanmak İçin Tasarlanan ve Egenin parti adası Mykonos’un biraz da “saklı yüzünü” görmek için gemiyle Ege’ye açılmış, sabahın ilk ışıklarıyla Ege’nin beyaz incisine ulaşmıştım. Amacım yalnızca gezmek değildi. Turizm altyapısını, butik otelciliği, hizmet anlayışını, fiyat politikasını, gastronomisini ve kültürel dokusunu yakından görmek istiyordum.
Bir başka ifadeyle, küçücük bir kaya parçasının doğru değerlendirildiğinde ne kadar büyük bir ekonomik değer yaratabileceğini anlamaya çalışıyordum.
Ve açık söyleyeyim; Mykonos’ta gördüklerim beni fazlasıyla etkiledi.
Bir zamanlar Ege’nin küçük bir balıkçı kasabası olan Mykonos, bugün dünyanın en güçlü turizm markalarından biri.
Peki, küçücük bir ada nasıl oldu da milyonlarca insanın hayalini süsleyen, milyarlarca avroluk ekonomik değer yaratan küresel bir destinasyona dönüştü?
Cevap yalnızca gece hayatında, dünyaca ünlü beach club’larda, lüks restoranlarda ya da jet-setin adaya olan ilgisinde değil.
Mykonos’un asıl başarısı, kimliğinden taviz vermeden dünya markası olabilmesinde.
Ünlü Fransız Mimar Le Corbusier’nin 1939’da Mykonos için söylediği, “Mimarinin söylemek istediği her şey burada söyleniyor” sözü, bugün bile adanın ruhunu anlatıyor.
Beyaz duvarlar, kübik yapılar, doğal taşlar, dar sokaklar, begonviller, rüzgâr değirmenleri…
Mykonos büyüdü, zenginleşti, dünyaya açıldı ama kendisi olmaktan vazgeçmedi.
Belki de en büyük ders tam burada.
Dünyanın en büyük yatırımcısı bile adaya geldiğinde Mykonos’un mimari karakterine uymak zorunda. Doğaya rağmen değil, doğayla birlikte yapılaşılmış. Kayalıklar yok edilmemiş, doğal doku korunmuş. Eski yapılar, bağ evleri, küçük çiftlikler, tarım alanları ve yerel yaşam turizmin kurbanı olmamış; tam tersine turizmin değerine dönüşmüş.
Mykonos, sahip olduğu değerleri yok ederek değil, koruyarak para kazanmayı öğrenmiş.
Bu disiplin, adanın her köşesinde kendisini hissettiriyor.
Ancak Mykonos’un başarısını yalnızca mimariyle açıklamak mümkün değil.
Mykonos, birbirinden tamamen farklı iki turizm anlayışını aynı anda yönetebilen ender destinasyonlardan biri.
Bir tarafta öğleden sonra başlayan ve sabaha kadar devam eden eğlence hayatı…
Dünyaca ünlü beach club’lar, gece kulüpleri, lüks restoranlar ve jet-set yaşamı.
Diğer tarafta ise sabahın ilk ışıklarıyla uyanan, sessiz beyaz sokaklarda yürüyen, Kiklad mimarisini keşfeden, Ege’nin sade lezzetlerini deneyimleyen ve dinginlik arayan ziyaretçiler…
Bu iki dünya birbirini yok etmiyor.
Çünkü Mykonos, farklı turist profillerini farklı zamanlarda ve farklı alanlarda ağırlamayı başarmış.
Bir başka önemli konu ise fiyat ve hizmet dengesi.
Evet, Mykonos pahalı.
Ama adanın pahalı olması, her şeyin yalnızca lüks tüketimden ibaret olduğu anlamına gelmiyor. Farklı bütçelere hitap eden konaklama, yeme-içme ve yaşam seçenekleri de var.
Asıl mesele ise başka:
İnsanlar Mykonos’ta yalnızca bir oda veya masa satın almıyor. Bir statü, bir hikâye ve bir deneyim satın alıyor.
“Ben de Mykonos’a gittim” demek, uzun yıllardır dünyanın belirli kesimleri için başlı başına bir prestij ifadesi.
Tıpkı St. Tropez ve Ibiza gibi Mykonos da bir tatil destinasyonundan çıkıp küresel bir yaşam tarzı markasına dönüşmüş durumda.
Üstelik bunu Ege karakterini kaybetmeden yapıyor.
Bugün yılda 1 milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlayan bu küçücük ada, milyarlarca avroluk ekonomik hareket yaratıyor. Bunun doğal sonucu olarak da sezon boyunca yerleşik nüfusunun çok üzerinde bir insan ve istihdam hareketliliği oluşuyor.
Elbette bunun bedelleri de var.
Yerel halkın hızlı gelişmenin getirdiği baskılardan rahatsız olduğu bir gerçek. Artan fiyatlar, yoğunluk, yaşam maliyeti, altyapı baskısı ve kontrolsüz büyüme adanın tartışılan sorunları arasında.
Ama burada başka bir gerçeği de görmek gerekiyor:
Milyonlarca insanı ağırlayan ve milyarlarca avroluk ekonomik değer üreten bir destinasyonun hiç bedel ödememesi mümkün değil.
Asıl mesele, bu bedelleri yönetebilmek.
Çünkü bir destinasyonun 1 milyon ziyaretçi sınırını aşması ticari anlamda büyük bir başarıdır. Fakat bu rakamın perde arkasında çok ciddi bir taşıma kapasitesi ve altyapı meselesi vardır.
Bir adada yaşamanın kendine özgü zorlukları vardır.
Bir de o ada milyonlarca kişiye hizmet vermeye çalışıyorsa…
Enerji ihtiyacı artar.
Su kaynakları zorlanır.
Personel bulmak ve personele barınma sağlamak ayrı bir probleme dönüşür.
Atık yönetimi, kanalizasyon, ulaşım ve kamu hizmetleri üzerindeki baskı katlanır.
Haziran ayındaki sakinlik ile ağustos ayındaki yoğunluk arasında adeta iki farklı ada ortaya çıkar.
Dar ada yollarında binlerce araç hareket eder. Mal ve hizmet lojistiği zorlaşır. Küçük bir coğrafyada milyonlarca insanı ağırlamak, kıta üzerindeki bir destinasyondan çok daha farklı bir yönetim anlayışı gerektirir.
Ada başka bir kültürdür.
Ada yaşamının sorunları, coğrafyanın sınırları nedeniyle çok zordur
Bu nedenle adaların turizm kapasitesini değerlendirirken yalnızca “Kaç turist getiririz?” sorusunu sormak yetmez.
Asıl soru şudur:
Bu coğrafya kaç kişiyi, hangi standartta, hangi altyapıyla ve ne kadar süre boyunca taşıyabilir?
Mykonos’un bize verdiği en önemli ders de burada başlıyor.
Bir destinasyonu dünya markası yapan şey, her şeyi değiştirmek değildir.
Değerli olanı koruyarak dünyaya sunabilmektir.
Ege’nin de denizi var.
Doğası var.
Gastronomisi var.
Tarihi var.
Kültürü var.
Bağları, zeytinlikleri, köyleri, taş evleri, eski çiftlikleri ve kendine özgü yaşam biçimleri var.
Çeşme’nin, Bodrum’un, Alaçatı’nın ve daha birçok destinasyonumuzun dünya ölçeğinde karşılığı olabilecek değerleri var.
Ancak bizim temel sorunumuz çoğu zaman potansiyel eksikliği değil.
Sahip olduğumuz değeri nasıl kullanacağımızı bilmemek.
Daha fazla beton yapmayı gelişme zannediyoruz.
Eski yapıyı yıkıp yenisini yapmayı modernleşme sanıyoruz.
Tarım arazisini turizm arazisine çevirmeyi ekonomik başarı kabul ediyoruz.
Oysa Mykonos bize başka bir şey söylüyor:
Bazen en büyük turizm yatırımı, elinizdekini değiştirmemektir.
Kültürümüzün geçmişinden gelen bazı alışkanlıklarımız var. Geldiğimiz yerde kalıcı bir değer yaratmak yerine, çoğu zaman mevcut değeri tüketmeye daha yatkın olabiliyoruz.
Oysa turizm, bulunduğu yeri tüketerek değil, değerini artırarak para kazanmalıdır.
Mykonos eski yapılarını, bağ evlerini, küçük çiftliklerini, tarımını, gastronomisini, geleneklerini ve mimari kimliğini turizme açtı.
Ama onları yıkarak değil.
Atalarından kalan mirası koruyarak.
İşte bence Mykonos’un gerçek başarısı burada.
Küçücük bir kaya parçası, dünyanın en önemli turizm markalarından birine dönüştü.
Bizim ülkemizde ise buna benzer potansiyel taşıyan onlarca destinasyon var.
Sorun denizimizde değil.
Doğamızda değil.
Tarihimizde değil.
Gastronomimizde hiç değil.
Sorun, sahip olduklarımızı koruyacak kadar cesur; onları dünyaya anlatacak kadar vizyoner olup olmadığımızda.
Mykonos dünyaya açıldı ama kendisini dünyaya teslim etmedi.
Dünyadan para kazandı ama kendi kimliğini satmadı.
Belki de bizim öğrenmemiz gereken en önemli ders tam olarak bu.
“Ne ekersen onu biçersin” der atalarımız.
Mykonos yıllar önce doğasına, mimarisine, kültürüne ve kimliğine yatırım yaptı. Bugün bunun karşılığını alıyor.
Bizim de artık aynı soruyu kendimize sormamız gerekiyor:
Bugün turizm uğruna neyi tüketiyoruz ve yarın turistlere gösterecek ne bırakıyoruz?
Mykonos’tan ayrılırken geriye sadece güzel sokakların, mavi denizin ve beyaz evlerin görüntüsü kalmıyor.
Geride çok daha önemli bir ders kalıyor:
Herkes hep merak eder, “Yunan Adaları neden bu kadar popüler, bunca insan güzelim Ege kıyılarını bırakıp da neden Yunan Adaları'na gidiyor?” diye… İşte bunun için…
Bir destinasyon dünyaya açılabilir, milyonlarca insanı ağırlayabilir ve milyarlarca avro kazanabilir. Ama gerçek başarı, bütün bunları yaparken kendisi olarak kalabilmektir.
Mykonos bunu başarmış.
Şimdi sıra bizim Ege’mizde.